AnasayfaFirma Rehberi Hal RehberiSeri ilan Foto Galeri Web TV RssYazarlarE-GazeteWebmailİletişim 31 Temmuz 2014 Persembe 12:11
İLÇE BİLGİSİ RESMİ KURUMLARBELEDİYEMAHALLELEREĞİTİM SAĞLIKHAL FİYATIESNAFLARIMIZ SEÇİM 2014
ELMALI HAVA DURUMU
ELMALI
TAHTACILAR VE ANTALYA TAHTACILARI

Öznur TANAL*

Tarihçesi hakkında kesin bilgiler bulunmamakla birlikte, bir kaynağa göre ilk kez MS. 460’lı yıllarda yaşadıkları, Asya topraklarından Oğuz’ları izleyerek Kafkasya’daki Gökçegöl ve Kazakistan’a, bir diğerine göre de Horasan ve Anadolu’ya geldikleri sanılmaktadır. Ormanlarda kerestecilik işiyle uğraştıkları için 13.yy.da “Ağaçeri” 16. yy.dan sonra Osmanlı tapu tahrir defterlerinde “Cemaat-ı Tahtacıyan” ve daha sonra da “Tahtacılar” olarak anıldıkları görülmektedir. Çoğunlukla ormanda yaşadıkları için bu adı almışlardır. Nasıl demirciye demirci, kalaycıya kalaycı denirse ormandan ağaç kesip biçen insanlara da Tahtacı denmiştir.

Tahtacı olarak adlandırılmalarında onların kültürel yapılarındaki Şamanizm’den gelen ağaç ve orman kültünün ve onunla ilgili inanışların da etkili olduğu kesindir. Etnik olarak Türkmen, dinsel olarak Alevi inancına sahip oldukları kabul edilse de gerek Alevilik gerek Tahtacılık tek bir inanç ya da etnik unsurla anlatılamaz, hiçbirine mal edilemez. Orta Asya’daki eski Türk inançlarından çıktığı yolda ilkin Şamanizm ve Budizm’den mistik unsurlar katılır ona. Sonra Maniheizm ve Zerdüştlük’ten beslendi, Yesevilik, İslamiyet ve İslam Sufiliğinin etkilerine uğradı. Buna Horasan’ın Kalender tavrı eklenerek Anadolu’ya gelindi. Burada Hıristiyan dönemi yerel kültürleri ile tanıştı. Safevilik’ten aldığı motiflerle harmanlandıktan sonra ortaya böyle bir bileşim çıktı. İşte Alevilik inancı kısaca böyle hikâye edilir. Kopup geldiği, gelişip yeşerdiği çok çeşitli kültürlerin izlerini taşır.

Anadolu’daki Tahtacılar dinsel olarak iki ocağa bağlıdırlar. Bunlardan biri İzmir Narlıdere’deki Yanyatır Ocağı, diğeri Aydın Reşadiye’deki Hacıemirli Ocağı’dır. Müsahip olma, ikrar verme, tercüman kurbanı gibi dinsel ayinlerini bu ocaklardan gelen dedelerin önderliğinde yaparlar. Kutsal kitap olarak İmam Cafer Buyruğu’nu kabul ederler.

Tahtacılar hakkında yerli ve yabancı birçok bilim insanı çalışmalar yapmıştır.

Bu konuda çalışan yerli araştırmacılardan Fuat Köprülü ve Zeki Velidi Togan Ağaçerileri Anadolu’da 12.yy.da rastlanılan Oğuzlardan ayrı bir Türk Boyu olarak kabul etmektedir. Yalnız son yıllarda gerek Anadolu’nun 1071 sonrasında Türkleştiği savına karşı çıkarak Orta Asya’dan göçün bir efsane olduğunu söyleyen, Gen Haritası yöntemiyle buradaki insanın tarihi 40 bin yıl öncesine uzandığını savunan bilim adamları (İTÜ öğretim üyesi, antropolog Timuçin Binder) gerekse bazı arkeolojik çalışmalar kendilerini yüzyıllardır “Anadolu’nun Kadim halkı” olarak tanımlayan Tahtacıların geçmişine ilişkin yeni bulgular ortaya koyacak gibi görünmektedir.

Ağaçerilerin Moğol İstilası sırasında birçok kayıp verdikleri, tutsak edildikleri ya da sürgüne gitmek zorunda kaldıkları da gerçektir. Ancak Moğolların ne denli kırarlarsa kırsınlar Ağaçerilerin varlığını ortadan kaldıramadıkları görülmektedir. Nitekim tarihi kaynaklarda 14.yy.da Memlukların Halep Naibi Temur Beğ’in Çukurova bölgesinde karışıklık çıkaran Ağaçeri Türkmenlerini ortadan kaldırmak için güçlü bir ordu ile bölgeye geldiği, burada kendisinden aman dileyen Türkmen Beyleri ve erkekleri öldürüp kadınları ve çocukları tutsak aldıkları yazılıdır.

Bunun gibi Selçuklu ve Osmanlı’nın benzer birçok kırım ve saldırısına uğrayan Ağaçeriler 1920’lere kadar göçebe, daha sonra yarı göçebe ve yerleşik hayata geçişlerine kadar kültürlerini ve dillerini koruyarak günümüze dek gelmişlerdir.

Tahtacılar, dağlarda 15 ile 20 çadırdan oluşan obalarda yaşamışlardır. Her obanın orman idaresi veya tüccarla bağlantısını kuran Tahtacıların “keye” dediği bir kâhyası vardır. Kestikleri ağaçları işleyip tüccarlara kereste olarak satarak geçinmişlerdir. Yazın yaylada, kışın sahilde göçebe, yoksul da olsalar mutlak bir düzen içinde yaşamışlardır. Kışın kestiği ağacı yonup biçer, yaz boyunca kurutup taşınabilecek kadar hafifleyince de tüccara vermişlerdir. Ağacın aldığı bu şekle “Lata” denir. Ağacın aralarından hava geçecek ve güneş ışığı alacak şekilde kafes şeklinde sıralandığı düzeneğe “Çandı”, bu Çandıların topluca bulunduğu yere de “İskele” adı verilir. Keresteler kullanılacağı yere göre; 14x28 - 13x26 - 15x15 ya da 4’lü, 3’lü 2.5’lu gibi ölçülerde kesilir, uzunluk ölçüsü birimi olarak da “Arşın” kullanılmıştır. İşlenen keresteler katırın taşıyabileceği ağırlıkta ise katırlarla, yoksa coşkun çağlayan suların aktığı, çaylarda taşınır, denize ulaştırılmıştır. Keresteler katırlarla 2-3 saatlik yola götürülür, bir katır en fazla 40’ardan 80, katır güçlü ise 50’şerden 100 bazen 120 kiloluk iki lata taşıyabilirdi. Herkes kestiği keresteyi tüccarın kâtibine teslim eder sonra katırlarla Antalya’ya gidip tüccarla hesap görmüşler, bu şekilde elde ettikleri parayla da evlerinin ihtiyaçlarını karşılamışlardır.

Obalarda emek ve hak esas olmak üzere çalışılmış, artan zamanlarda da cem ve muhabbetlerle vakit geçirilerek sakin bir yaşam sürdürülmüştür. Ancak yerleşik düzene geçip insan içine karıştıkları 1950’lere kadar insanoğlunun genlerinde var olan hırs, öfke vb. olumsuz duyguların zaman zaman depreşmesi ya da kız kaçırma vb. gibi aile hayatını etkileyecek olumsuz durumlar sonucu kavga ve anlaşmazlıklar olduğu zamanlarda da bu sorunları mümkün mertebe resmi kanallara ulaştırmadan kendi aralarında çözmüşlerdir. Bu yerel mahkeme “Gürüf” denen küçük cem ayinlerinde görülmüştür.

Aleviliğin temel anayasalarından biri olan “Eline, beline, diline sahip ol” ilkesi gibi “Yıktığın varsa kaldır, döktüğün varsa doldur, ağlattığın varsa güldür” esası uyarınca kavga eden, kırılan, sorun yaşayan kişi ve aileler bu cemde bir araya getirilerek aralarındaki sorun haklının hakkı teslim edilmek suretiyle sessizce çözülür. “Hatır kalır, yol kalmaz” sözünde bayraklaşan bu toplumsal kurallar kesindir. Kimse “Falanca küsmesin, filanca üzülmesin!” diye bu anlamda gördüğü düzeni bozacak davranışı gizleyemez. Eğer bu alınan toplumsal kararı tarafl ardan biri kabul etmezse bu kez en büyük ceza verilir, “Düşkün” edilerek toplumdan dışlanır, kimse toplumdan ayrı yaşayamayacağı için mecbur kabul ederdi. Bu nedenle neredeyse idam gerektiren olaylar dışında çatışmalar resmi kurumlara yansıtılmazdı.

Dağda orman arazisi içinde çalışacakları alana yakın bir yerde devlet arazisinde yurt tutup çadırlarını kurarlardı. Bu yerleşim ile hem ortak yaşam, toplumsal ilişkiler ve yardımlaşma hem de can ve mal güvenliğini sağlanırdı. Obalar kendi içlerinde aşiret reislerinin adlarıyla (Dana Ahmet Obası gibi), dışarıda ise iş yaptıkları tüccarın adıyla anılırdı (Arap Mursi Obası, Gebizli Ali Bey Obası gibi).

1920’lere gelindiğinde, ülkemizdeki orman varlığının giderek azalması, makineleşmenin onların varlığını boşa çıkarması ve daha da önemlisi devletin iskan

politikasına daha fazla direnememeleri nedeniyle birer ikişer ormanları terk ederler. Bugün hemen hepsi köylerde yerleşik yaşama geçmiş, tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadırlar.

Antalya’daki Tahtacı Yerleşimleri

Merkez: Karatepe, Yeniköy, Kemer-Kuzdere, Değirmendere, Kızılarık ve Duacı Mahalleleri, Serik; Yediyar, Manavgat: Gültepe, Elmalı; Akçaeniş, Kumluca; Hasyurt, Beşikçi, Toptaş, Finike; Gökbük, Arif Köyü Çatallar Mahallesi olarak sayılabilir.

Antalya özelinde Tahtacıların yaşayışlarının en güzel anlatımını 1979 yılında Süha Arın’ın yönettiği Altın Portakal Ödüllü “Tahtacı Fatma” belgeselinde anlatılmıştır.

Gelenekleri ve yaşayışları itibarıyla diğer Alevi guruplara göre daha kapalı bir topluluk oldukları bilinmektedir. Bugün büyük oranda değişime uğramakla birlikte dıştan evlenmeyen ve dışarıya kız vermeyen bir yapıya sahiptirler.

Dilleri, müzikleri, samahları, anlatıları, kültürleri ve geleneklerinde temel değer; önce “İnsan ve doğa sevgisi” olmak üzere, Türkmenlik ve Türkçe’dir. Bazı geleneklerinde antik dönemin izleri görülür ancak binlerce yıldır dağlarda ve egemen kültür etkisinden uzak yaşadıkları için dilde ve sözlü kültürde Arapça- Farsça etkisinden uzak kalmışlardır. Bu nedenle onlar “Türkçe’yi en iyi koruyan ve yaşatan topluluk” olarak anılırlar.

Tahtacılar Eseli, Enseli, Göğceli, Danabaş, Aydınlı, Cicili, Mazıcı, Çaylak, Nacarlı (Neccar: Ağaç Yontan) Elemetli, Üsküdarlı, Evci, Cingöz (Sivri Külahlı) gibi oymaklara ayrılırlar. Bu isimler ya gelinen ya yerleşilen coğrafyadan ya da yapılan işten (Evci: Yörüklerin keklik kafesi şeklinde yaptıkları, keçeden eve benzeyen ve “topak ev” denen evleri yaptıkları için) veya kullandıkları eşya ve simgelerden dolayı verilmiştir.

İnançları genellikle Perşembe geceleri yapılan Ayin-i cemlerde yerine getirilen 12 hizmet esasına dayanır. Yanyatır Ocağına bağlı dedeler veya onların görevlendirdiği

yerel dini lider mürebbiler önderliğinde kurbanlar kesip cemlerde bu 12 hizmeti yerine getirirler. Cemlerde kişilere öğretilenler aslında insanlığın evrensel idealinden başka bir şey değildir.

Din dinleme,

Gov govlama,

Gaybet eyleme,

Elinle koymadığını elleme,

Gözünle görmediğini söyleme,

Gözünle gördüğünü eteğinle ört,

Kendine hoş gelmeyen şeyleri başkalarına reva görme,

Eline, beline, diline sahip ol.

Alevi inancına sahip Tahtacılar’da evli insanlar bir takım dinsel uygulamalarla yola girip cem törenlerinde ibadet ederler. Yola girmenin baş şartı “İkrar” törenidir. Bu, kişinin kendi rızası ile bütün dünyevi tamahlardan vazgeçip deyim yerindeyse ölmeden ölmesi, Batıni tarafıyla da ikinci doğumdur. Buna karar veren kişi bir kurban keserek dede ve cem erenlerinin huzurunda bir daha günah işlemeyeceğini, eline, beline, diline sahip olacağını kabul ve beyan edip ikrar yani söz verir.

Tahtacı inancında en önemli unsurlardan biri de “müsahiplik” kurumudur. Öyle ki “Yol Kardeşliği” anlamına gelen bu kardeşlik bel kardeşliğinden bile üstün tutulmuştur. Çünkü insanın tabiatıyla kendi kardeşini seçme şansı yokken burada vardır. Bu kurumda birbirini tanıyan ve anlaşan ikrarlı iki aile, toplumun ve dedenin de onayı ile yine dedenin olduğu cemde kurban keserek müsahip olurlar.

Bu kardeşliğin koşulları oldukça ağırdır. Yol kardeşi olan iki ailenin çocukları da kardeş sayılır ve evlenemezler. İki ailenin her birinin evine ne alırsa diğer eve de alması, para alıp verirken saymaması, birinin lideri ölürse diğerinin bakması gibi maddi unsurlar yanında birbirlerinin günahlarından da sorumlu olmaları inancı vardır. Bu yolla hem muazzam bir toplumsal dayanışma hem de toplumsal kontrol sağlanır. Sahip çıkmak anlamına da gelen Müsahipliği alışmak, aşina olmak anlamına gelen Aşinalık, yolundan gitmek anlamında Peşinelik ve bu sanal akrabalıklar yoluyla çakıl

taneleri gibi çoğalmak amacı taşıyan Çiğildaş veya Çingildaşlık kurumları izler. Bu dört aşamalı oluşum Alevilikteki Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat gibi dört kapıda yoldaş olmakla eşleştirilmişlerdir.

İbadet için seçtikleri kutsal yerler göçebe zamanlarında ulu ağaçlar, genellikle Şah diye adlandırılan Ardıçlar, yerleşik hayata geçtikten sonra da Abdal Musa, Hacı Bektaşı Veli gibi Alevi Bektaşi ulularının makamlarıdır.

Kadınlar Tahtacı kültüründe çok değerlidir. Kadınlarına dişi değil kişi olarak bakan Tahtacılar günlük yaşamdan ibadete, düğünden cenazeye yaşamın her alanını kadınlarıyla yan yana yaşamaktadır.

Yaşamın mutlak gerçeği ölümü çok büyük bir olgunlukla karşılarlar. Çünkü Tahtacılarda ruhun bir bedenden diğerine geçmesi demek olan Tenasüh ve Tanrı’dan gelerek tekrar Tanrı’ya dönmesi anlamına gelen Devriye inancı vardır.

Ölüm bir son değil, aslına yani Yaradan’a dönülen yeni ve sonsuz bir yaşamın başlangıcıdır. Bu inanç ve uygulamalar Alevilikteki insanla Tanrı’nın birlik içinde olması, tanrının evreni ve insanı yoktan var etmesi değil, kendisini görünür hale getirmesi demek olan Vahdeti vücut inancı ile de uyum içindedir. Bu nedenle ölüm yerine “Hakka Yürüme” ibaresi kullanılır. Bu yeni yolculuğa ondan mahrum kalmanın acısını gizleyemeden ağıtlar yakarak, saz ve cura ile eşlik ederler. Sabaha kadar curanın tın tınları, ağıt gaydaları eşliğinde yakımlar yakarlar.

Tahtacılığın geleneğinin bunca yıldır yaşamasındaki asıl sır dini öğretinin ve törenin günümüze kalan sözlü kültür ürünlerinde yaşatılarak nesilden nesile aktarılmasıdır. Dini öğretilerin gelecek kuşaklara aktarılmasında dede öğretileri yanında Alevi şiiri “Nefes” ve “Deyiş”ler büyük önem taşımaktadır.

KALE MOTOR
DETAY
SERDARLAR HUBUBAT
DETAY
ALİŞİM KOKOREÇ - KÖFTE SALONU
DETAY
KUMKALE ORMAN ÜRÜNLERİ
DETAY
AVLAN FİDANCILIK
DETAY
LEZZET TAVUK - ŞARKÜTERİ
DETAY
AKÇAYLAR BİLGİSAYAR
DETAY
TARİHİ BEY HAMAMI
DETAY
Mc Bilişim Teknolojileri
DETAY
GENÇ SOĞUTMA BEYAZ EŞYA SERVİSİ
DETAY
2010 - 2013 © batiakdeniz.com Tüm Hakları Saklıdır. Hiç bir bilgi ve resim kaynak gösterilmeden kopyalanamaz. yazılım : webustasi.com